16 Temmuz 2009 Perşembe

Güzel dostum beni biraz dinlermisin….

Asla kaybetmekten korkarak, sırf inanmak istediğin için karşındaki insanın sevgi sözcüklerine inanma.
Sevgi insanın kalbindedir, gözlerindedir, davranışlarındadır, ses tonundadır, sana verdiği önemde ve değerdedir, senin için yaptığı fedakarlıklardadır.
İnsanlar çok kısa zamanda sevgi sözcüklerini umarsızca dağıtmaya başlarlar.
Bunları dinle ama gerçek sevgiyi karşındakinin davranışlarına bakarak bul.
İnanmak istediğin için değil gerçek olduğu için karşındaki insanın sözlerine inan…
Her zaman ama her zaman, mutlaka kalbini dinle. Hayatta senin için neyin doğru olduğunu bir tek içindeki ses söyleyebilir. Dolayısıyla içindeki sesle konuşmayı öğren. Her gün kendinle kalmak için zaman ayır ve kalbini dinle. Başka şekilde hissetmek için ikna etmeye değil, gerçekten ne hissettiğini bulabilmek için dinlemeye çalış. Bazen içindeki ses sana çok zor geleni yapmanı söyleyebilir yada duymak istemediklerini söyleyebilir…
Korkma…
ve içindeki sesi dinlemeye devam et…
Her zaman ama her zaman, mutlaka kendine iyi davran.
Kendini sev, şefkatle yaklaş. Yanlış yaptığında acımasızca kendini eleştirip üzme…
Aksine başını okşa, kendini kucakla ve her şeyin geçeceğini söyle. Üzgün olduğunda, kırıldığında, acı çektiğinde, mutsuz hissettiğinde kendine özen göster, tıpkı hasta bakar gibi kendine bakım uygula. Yapmaktan hoşlandığın aktivitelerle meşgul ol ve bu durumdan çıkarak kimsenin seni incitmesine, üzmesine izin vermeyeceğini göster.
Hayatta her şeyin bir bedeli olduğunu asla unutma ve bedel ödemek istemediğin için kendini boşlukta bırakma. Örneğin bir insanı incitmişsen, ödeyeceğin bedel o insanın güvenini yitirmektir. Eğer seni sevmeyen biriyle birlikteysen, yalnız kalmaktan korkup ilişkide kalma, çünkü kalmanın bedeli sevgisiz bir hapiste yaşamaktır.
Eğer farklı olmaktan korkuyorsan ve başka insanları taklit edip onlar gibi olmaya çalışıyorsan, ödeyeceğin bedel kendine olan saygını yitirmek olacaktır. Diğer taraftan bazen kendin gibi olmanın bedelinin de yalnız kalmak olduğunu unutma.
O halde yaşamda her zaman bir bedel ödeyeceğini hatırla.
Bir adım atmadan önce mutlaka ödeyeceğin bedeli bil ve kazanacaklarına değip değmedine bakarak kararlarını ver. Hayatta en büyük dostun sen olabileceğin gibi hayattaki en büyük düşmanın gene sen olabilirsin. Seçimini yap ve kendin için dostu mu yoksa düşmanı mı olacağına karar ver.
Yaşamdaki tüm acıları atlatabilirsin, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin, istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. İstersen kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer kendinin dostu olabilirsen….
evet,beni dinlemek için vakit ayırdığın için tesekkürler güzel dostum…
seni Allah için seviyorum…


Ömür boyu sürecek güzel dostluklar temennisi ile…

Zamanımızda kaybolan aile huzuru birlikte de sevgi ,saygı,şefkat
buharlaşıyor.
insan,çalışma telaşı ve hızı içinde ,hele de gençken koştururken,etrafını
göremiyor..
Dostlarını ihmal ediyor..
Hatta ,çoluk-çocuğuyla bile ingilenemiyor,dost olamıyor..
Bir sevgi,bir şefkat ihtiyacı anında durup etrafına bakıyor,kimse
kalmamış…
Dost olarak,arkadaş olarak,güveneceği insan olarak kimse yok çevresinde…
Yapayalnız ve kimsesiz kalmanın acısı yüreğini kavurmaya başliyor..
Bu noktada tehir edilmiş dostlukların pişmanlığını hiç bir varlık
gideremiyor..
Dostların,yani sevgilerin,saygıların ,şefkatlerin,güven duyguların,vefanın
ve sadakatın bıraktığı boşluğu,hiç bir kazanım dolduramıyor..
Çünkü insan sadece bedenden ibaret değildir..
İnsan ruh ve beden den oluşuyor,
Ruhun ve mananın temel ihtiyaçlarından biri de,inancını,ahlakını,şefkatini
sansürsüz olarak paylaşabileceği dostlarıdır…
Çünkü,onlarsız hayat,hayat olmuyor….
Dostluğu en güzelini,birbirini Allah için sevenler göşterir..
öyle ki,nlar dostlarını canlarına tercih etmişlerdir..
Söyle bir kıssa anlatılır…
-Bir sebeple boyunları vurulmak üzere bir kısım sofiler hükümdar tarafından
aranıyorlardı..
Ebu’i Hüseyn en Nuri de bunların arasındaydı..
Yakalanıp huzura getirildiklerinde,bu zat hemen öne koştu ve ilk önce
kendisinin öldürülmesini istedi…
Sebebi sorulduğunda söyle dedi…
-”Bir an olsun kardeşliklerime bir hayat kazandırmayı arzu ettim de onun
içinde öne geçtim..”
Hükümdarın çok hoşuna giden bu söz sayesinde hepsinin hayatları kurtuldu…
Dostun başına bir musibet geldiğinde,elinden tuttup kaldırmak,Allah için
yapılan dostlukların en belirgin özelliğidir..
Vefa da ancak Allah için yapılan dostluklarda mümkündür..
Sıkıntılı anlarımızda uzanan sıcak bir el,huzur veren bir ses,hangi servete
değişilir..?
Ve hayatımızdaki izlere baktığımızda samimi bir dostumuzun yerini ne
doldurabilir ?
Gerçek zengin,böyle dostlara sahip olabilendir..
Ömür boyu sürecek güzel dostluklar temennisi ile…

Alıntı

13 Temmuz 2009 Pazartesi

ONLARIN ADI SAHABEYDİ SUÇU NEYDİ!....



ONLARIN ADI SAHABEYDİ SUÇU NEYDİ!....
Dumanlar içinde hasıra sarılmış gencecik bir beden...
Adı; Zübeyr bin Avvam (ra)
Suçu: Müslüman olmak
Yaşı: Henüz onbeş
İşkence yapan: Öz bir amca


Kesik kesik öksürükler içinde zulüm kokan bir ses yayılıyor etrafa.
- Muhammed'in Rabbini inkar et! Seni bu işkenceden kurtarayım.

Cevap bir meydan okumadır sanki:
- Hayır. Vallahi asla küfre dönmem.

Bir şehâdettir bu ölümü hiçe sayan.
Bu şehâdet, dumanla birlikte yükselirken semaya, ateş bir kez daha körüklenir zalimce.
Bir zülümdür bu, amca merhametinin de üstünde olan..

***
İdam sehpasında bir kahraman...
Adı: Hubeyb bin Adiy (ra)
Suçu: Müslüman olmak Allah Resûl'ü Kureyşle ilgili bilgi toplamak istiyor. Âsım bin Sâbit (ra) başkanlığında on kişi toplanıyor. İçlerinde O da var. Hassan bin Sâbit (ra) şiirinde şöyle sesleniyor ona:"Ey ensarın ortasındaki şahin!Yumuşak huylulukta pırıl pırıl olan."Asım bin Sabit ve sekiz arkadaşı yolda yüz okçunun hedefi olup, şehit oluyorlar.Hubeyb bin Adiy ve arkadaşı Mekke de esir pazarında...İntikam ateşleri içinde yanan el Haris oğulları bu isme hiç de yabancı değiller.
Karar: Ateşle işkence El Haris'in kızı telaş içinde Mekke sokaklarında bağırıyor.-Vallahi O'nu elinde büyük bir salkımdan üzüm yerken gördüm. Halbuki o zincirle bağlı hem Mekke'de bir üzüm tanesi bile yok.Her şeye rağmen gözleri önünde i'dam sehpaları hazırlanıyor Hubeyb binAdiyy'in. Mızraklar bilenmiş her şey hazır.Dilinde bir duâ:"Allah'ım, biz peygamberin risaletini tebliğ ettik. Bize yapılanları O'na ulaştır."....Ve mızraklar Hubeyb'in vücudunda..
***

Müslüman olacağını rüyasında gören bir genç...
Adı: Hâlid bin Said (ra)
Suçu: Müslüman olmak

Ay ışığının aydınlattığı karanlık bir oda...
Köşeye sinmiş, aç, susuz ve dövülerek işkence edilmiş bir beden.
İşkenceyi yapan: Bir baba
Üzerine kapatılan kapılar O'nu Rabbiyle baş başa bırakıyor. Şimdi ne odanın karanlığı acıtıyor içini ne de yaralarından akan kanlar. İmanın teselli etmediği yer mi var?!

Fakat bu kadar işkence kafi değil bu baba için. Mekke'nin kızgın kumlarına yatırıyor oğlunu. Yetmiyor ağır taşlar koyduruyor üzerine...
***

Habeşli siyahi bir köle...

Adı: Bilal-i Habeşi (ra)
Suçu: Müslüman olmak.
İşkenceyi yapan: Efendisi Umeyye bin Halef
Kölesinin Müslüman olması çileden çıkartıyor o'nu:

-Andolsun sen ölmedikçe yahut Muhammed'i ve onun dinini inkar etmedikçe bu azabı üstünden eksik etmeyeceğim.

Ücretle tutulmuş müşrik çocukları tarafından boynundaki iple aç, susuz Mekke sokaklarında gezdiriliyor. Önce kızgın kumlara yatırılmış olacak ki, izleri hala sırtında.

Allah ve Rasulünün aşkıyla yanan bir kalbe sahip bedeni kızgın kumlar ne kadar yakabilir ki!?
***

Ve Habbab bin Eret... (ra)İşkencenin beklide en ağırı O'naydı.
Efendisi Ümmü Ammar O'nu ateşe yatırır, vücudu ateşi söndürmeden kaldırmazdı.
***

İşte...
Bir yanda cahiliye bataklığının tam ortasında bir devir ve kalplerindeki yaratanına sığınma arzusunu kendisine bile faydası olmayan taşlarda arayan zavallı bir beşeriyet...
Diğer yanda hidayet güneşinin aydınlığında asr-ı saadet denilen ve içlerinde daha dünyadayken cennetle müjdelenen nice hidayet erlerinin çıktığı bir insanlık.

Peki neydi onları karanlık kuyuların güzel Yusufları yapan?

Yusuf'un güzelliğine bir sebep kuyunun karanlığıydı belki de...

Ya neydi onları secdelerin sultanı yapan?

Sultanlığa sebep secdedeki zillet tacını giymekti belki de...

Atalarının dininden ayrılıp Hak'kı dolayısıyla işkenceyi zulmü kabul ve tasdik edenler.

İşte onlar... işte biz....

Onların çektiklerini çekmeye hangimiz hazırız biz?!

Onlar neler çekti, biz, neler gördük?

Her birimiz cahiliye kuyularında boğulmayan Yusufların aksine ahir zaman kuyularında boğulmaya talip olmuş gibiyiz!

Düşünebildiği kadar insan olan insana Nebiy-yi Zişan'nın bu sözü kafi gelir herhalde:


"Sizden öncekiler âhiret işlerinden arta kalan vakitlerini dünyaya harcarlardı. Sizler
ise dünya işlerinden artan vakitlerinizi âhirete sarf ediyorsunuz."

İşkence edenler ve edilenler..
Dünya lezzetlerini tercih edenler ve âhireti özleyenler..
Büyük bir göç var, herkes gidiyor. Zulmedenler de zulme uğrayanlar da zulme seyirci kalanlar da bu sevkiyata karşı koyamaz. Göç muhakkak.

Bu göçte secdedeki zilleti tercih eden sultanların önderliğiyle ahir zaman kuyularında boğulmayan Yusuf'lar olmak duâsıyla..

alıntı

9 Temmuz 2009 Perşembe

Ve 'La' Dedi önce, 'Lebbeyk !' Diyenler...


Ve 'La' Dedi önce, 'Lebbeyk !' Diyenler...
Tek bir harf...
Bir harf ama bütün harflerden müteşekkil nice cümleler onun yanında acze düşüyor...
Arapçadaki ‘la'dan söz ediyorum.
Öyle bir harf ki bu, insan hayatının, ya ebediyete giden mecra veya inkisarla sonuçlanan bir macera olmasını sağlıyor.
Çocukluğumdan beri imanın, neden bir olumsuzlama ile başladığını düşünmüşümdür...
La diyerek başlayan bir iman etme...
Sonra üzerinde etraflıca düşününce, insanın maddeyle ve maddi değerlerle olan ilişkisinde ne denli menfi bir konumda olduğunu fark ettim.
Maddenin bütün ürkütücülüğü ile kuşattığı bir insan hayatı ve bu hayatı adeta ipotek altına almış bir heyula vardı muhatap kaldığımız.
Bin bir açıdan sarılıp sarmalanmış bir insan hayatı...
Kuşatılmış bir hayat daha doğrusu...
Her nesne, insanı dünyaya mahkûm eden bir zincirin halkaları hükmünde...
Zincirler ve prangalar...
İşte o an anladım ki, hürriyete giden yolda, bağımlılıkların ve zincirlerin yeri yok!
Kişi, hürriyet istiyorsa eğer, kendisini kuşatan tüm maddi olguları ve ayaklarına bağ olan zincirleri kırmak zorunda.
Aksi takdirde, prangaya vurulmuş bir mahkûma, demir parmaklıkların arkasındaki biçareye, doru bir tay gibi özgürce koşmanın ne demek olduğunu istediğiniz kadar anlatadurun, nafile...
İşte ‘la', kırın prangalarınızı demek!...
Masivanın bentlerinden sıyrılıp hakikate doğru adım atın demek.
‘La', hapishanenin parmaklıklarından kurtulup zincirlerden boşalmak demek!..
Hürriyetin ve ebediyetin eşiğine gelmek demek...
İnsan için dünya hayatı aslında bir sürgün...
Hazreti Âdem (A.S.)' le başlayan bir sürgün bu. Sürgün, bir ceza tabii ki... Muvakkat bir zaman için vatan-ı asliden vatan-ı gayriye nefiy cezası...
Ama insan bu, kısa sürede alıştı sürgün ülkesine...
Yetmedi, oradaki aldatıcı süslere perestij etti. Bir süre sonra bu hoşlanma yerini tutkuya bıraktı...
Varılan son noktada, bu aldatıcı süslerin, artık bir tür ilahlık konumuna ulaştığını gösteriyor açıkça.
Vedud-u Kerim, bu aldanmışlığı sık sık hatırlattı kullarına, elçilerinin lisanıyla...
‘La' deyin diye keremle ikaz etti. ‘Asıl vatanınıza, sonsuzluk ülkesine dönmenizi engellemek isteyen ve ebedi düşmanınız olan şeytanın sizleri iğfal etmemesi için ‘la' diyin', diye lütufla ve merhametle ihtarda bulundu...
‘Lebbeyk!' diyenler oldu, ‘çürümüş kemikleri kim diriltecek?!' sorusunu soran kahir ekseriyete karşın...
Ve önce ‘la' dedi ‘Lebbeyk!' diyenler.
Sonra, bu teslimiyetin husule getirdiği bereketin açtığı kalp gözleri marifetiyle gördüler ki, hayatın anlamı bu tek harfte saklı.
Bir harf kadar kısa olan dünya hayatının aldatıcılığını keşfettiler bu bir harf sayesinde...
Ardından sonsuzluk okyanusuna açılan kapının eşiğine gelerek, ‘İllallah!' dediler büyük bir huşu içerisinde.
‘Gitti ölümlü yalan; Geldi ölümsüz gerçek!' mısraı çınladı dört bir yanda...
Ve arkalarına dönüp ‘la' diyemeyen bedbahtlara, ‘Siz, hayat süren leşler; Sizi kim diriltecek?!' dediler, bazıları için hayıflanarak ve bazıları için de öfkelenerek...
‘Bu dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden ibarettir. Hakiki hayat ise ahiret yurdundadır, tabii anlayabilirseniz!' hakikati tecelli etti ve varsayılan, gerçek olmayan bir hayat, ‘la' sayesinden hakikate inkılâp ederek ebediyetin kapısını açtı.
Firavunun, kendisini bir şey sanan sahtekâr sihirbazlarının yılan suretine bürünmüş ipleri, Musa (A.S.)'ın mübarek asasına yem olmaktan kurtulamadı ‘la' sayesinde...
Ve inanan insanlar tek bir ağızdan, ‘La mevcude illa Hu' diyerek şükür secdesine vardılar.
Onlar erdi muradına...

alıntı




11 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir gül ekin kalbinize




Bir gül ekin,
Ama bu sefer kalbinize ekin bu gülü.

*Bir sevda tutun,*
Ama bu sefer kalbinizde tutun sevdanızı.

*Bir hayal kurun,*
*Mutluluk vadisinde, bahçesinde,
sevgi şehrinde,
insanlara huzur saçan,
mutluluk yayan,insanların kalbinden hüznü alıp
yerine sevdayı, sevgiyi, aşkı,
ALLAH aşkını
yerleştiren bir yerin hayalini kurun.

*Bunlar hayal ama mutluluk uzakta değil ki
*Aşk, sevda uzakta değil ki
*Kapatın kalbinizi madde âlemine,
açın gönlünüzü mana alemine
çıkın seyahate *

*Ama bu seyahat madden uzak, bahçesinde,
sevda mahallesi, aşk sokağı*
*Namazgâh hanı, seccade döşeğinde gözyaşlarıyla ıslanan seccadenizin üstünde..*


*Ötelere adım atın, Çırpın kanatlarınızı, uçun göklere, varın semalara,
tanışın peygamberlerle, uzanın göklere yaklaşın cennete,
girin Sidretül müntehaya,
hani me'va cennetinin yanında, için orada gözyaşlarıyla
doldurduğunuz mana sütünü,
işte bakın sevgiliniz tam karşınızda, sizlerin
selamını bekliyor mukabele etmek için.
Şahitler de hazır sizlere tanıklık
etmek için. *

*Daha ne beklersiniz işte geldiniz kab-ı kavseyne hadi,
şimdi işte alın seccadenizi,
açın kalbinizi, dökün gözyaşlarınızı, varın sevgilinizin
yanına, sevgilinize yalvarın,
yakarın affınızı ve affımızı isteyin.

Sevgililer naziktirler bir şey istendiği zaman geri çevirmezler.
Hadi sunun dualarınızı,
göz pınarlarınızdan ayrılan mana sütünün,
mana alemindeki yükselişinizin yanında

*Daha ne beklersiniz işte sevgili bizleri bekliyor *
* Evet, şimdi işte yalvarıyorum ve yalvaracağım *
*Ey benim sevgilim, Rabbim yalnız sana yalvarır ve
yalnız senden dilenirim *

*Şu mübarek günlerin ve sadece senin sevginden ötürü
bizlere
senin sevgini,senin aşkını tatmak
ve bu tatla son nefesimize kadar yaşamak ve
Senin aşkınla Senin huzuruna varmak nasip eyle..

alıntı

30 Nisan 2009 Perşembe

***SİZ İYİLİĞİ NASIL YAPARSINIZ***‏





***SİZ İYİLİĞİ NASIL YAPARSINIZ***‏
Siz iyiliği nasıl yaparsınız?
Hayat boyu iyiliği yakalamak, iyi olmak için uğraş vermez miyiz. Hikayemiz bir anlamda -her şeye rağmen- iyi olma çabalarımızın tanıklığında şekillenmez mi.
Kimse kasten kötü olmayı istemez.
İnsan iradi olarak kötülük yapamaz, insan iradi olarak iyilik yapar.
Kötülük, fıtratı bozulmuş insanların alışkanlığı haline gelir, orada iradeye ihtiyaç duyulmaz.
İyilik ise, hem iradeyle hem de fıtratla ilgilidir. Bu “hayır döngüsü” zamanla kişinin huyu, hali, mizacı, karakteri olur.
Siz kime iyilik yaparsınız.
İnsan seçer misiniz iyilik yaparken. Onun duygusuna, düşüncesine de bakar mısınız, size yakın ya da uzak olmasına, ya aranızda çöller, okyanuslar olmasına…
Kime, neden, nasıl ve niçin iyilik yaparsınız.
İnsan olması yeterli değil midir?
Adını bilmeniz gerekir mi?
İyilik gördüğüne iyilik yapmak kolaydır, ya kötülük gördüğüne iyilik yapmak?
Bu durum çoğumuzu zorlar ve iyilikten alıkoyar.
Bunun için insanın kendini aşması, duygularını kontrol etmesi, iyilikte yeni bir ufuk yakalaması, dünyevi beklentilerden uzaklaşması, “rıza mertebesine” talip olması gerekir.
Peki bizi bu kadar kuşatan ve sürekli kendisine davet eden “iyilik” nedir, içimizde midir, dışımızda mı, bu duygu sonradan kazanılabilir mi?
İnsan yaradılış itibarıyla iyiliğe meyyaldir.
Ve insan yaradılış itibariyle “muhtaçtır”.
Bu bir eksiklik değil, bu bir insanlık halidir.
Bu iki durum da “iyiliğin inşası” için sunulmuş bir fırsattır insanlığa.
Sanki dünya ve içindekiler insanın iyi olması için tasarlanmış, Allah bunun için türlü türlü imkanlar yaratmış.
Fakat bu imkanların çoğu ya “idraksizliğimize” ya da “öfkemize” kurban gidiyor.
İnsan bir iyilik yolcusudur ancak bu yolda kimi engeller de vardır.
İyilikten ne beklersiniz?
Hiç iyilik yapıp da kendinizi kötü hissettiğiniz oldu mu?
Önünüze iyilik yapma fırsatı çıktığı halde ona kayıtsız kaldığınızda iç dünyanızda pişmanlık yaşamadığınız bir an var mıdır?
Acı çeken birini gözünüzü kırpmadan, kalbinizi sızlatmadan izleyebilir misiniz.
Elbette hayır, gerçeğin farkına vardığımızda hiçbirimiz ona ilgisiz kalamayız.
Fakat düşünün; ne kadar da iz iyilik yapıyoruz.
Bunu kendimize itiraf edelim.
Bana öyle geliyor ki, bu bizim kötülüğümüzden değil de, daha ziyade iyilik kavramını algılayışımızdan kaynaklanıyor.
İyilik sadece açları doyurmak, yoksulları giydirmek, çocukları okutmak mı.
İyilik sadece, fakru zaruret içinde çaresizliğe boğun eğenlere mi, hastalara mı, yaşlılara mı yapılır?
İyilik için Ramazanın o lahuti iklimi mi beklenilmeli, bayramların yolu mu gözlenmeli.
Bu kutlu zaman dilimlerinde iyilik kendiliğinden zirve yapar.
Elbette bunlar da birer iyiliktir ve insana iyi gelir.
İyilik yolcusu insan, bunlarla yetinmemeli, iyiliğin sınırlarını zorlamalı.
Çünkü sınırları geniş, ufku açık iyilik insana daha iyi gelir.
Peki iyilik sadece bedene mi yapılır?
Ne acı ki her şeyin maddeleştiği günümüzde iyiliklerimiz de pozitivist bir hüviyete kavuştu.
Elle tutulur gözle görülür şeylere büründü iyilik.
İyilik de, iyiliğe muhtaç olanı tespit de bu seviyeye düştü.
Sizi uzaktan izleyen aç bir insanın varlığını bile bile mükellef bir sofrada huzurla oturamazsınız, çünkü buna vicdanınız izin vermez, lokmalar düğümlenir boğazınızda, kendinizi suçlu hissedersiniz.
O anda sizi huzurlu kılacak şey, o meçhul kişiyle yemeğinizi paylaşmak olmaz mı!
Peki, aynı masayı paylaştığınız hali vakti yerinde birinin, varlıklı olduğu halde yaralı ruhunda fırtınalar kopsa ve bu da yüzüne acı acı düşse, huzurunuz hala yerinde durabilir mi?
Hisleriniz değişmez mi, içinize merhamet duygusu gelip yerleşmez mi?
İyilik yolculuğu, varlıklıdan yoksula tek yönlü bir gidiş değil ki…
Varlıklılık da yoksulluk da izafidir esasındı.
Hayat çok boyutlu ve çok derindir.
Varlıklı insanların da ihtiyacı vardır iyiliğe.
Belki de en fazla onların.
Yoksulların yardıma muhtaç olduklarını herkes bilir de, varlıklı insanların iyiliğe-yardıma muhtaç bulunduklarını pek az insan bilir, sosyal statü, kimlik, muhit, aidiyet bağları gibi faktörler iyilik çağrılarını ortadan kaldırır.
Hiç değilse çevrenize bir günlüğüne dikkat kesilin, herkesin ne kadar da muhtaç olduğunu, iyilik yapmak için sayılamayacak kadar fırsatın önünüze geldiğini göreceksiniz.
Kendi varlığına yabancılaşma gerçeği, mutsuz evlilikler, dağılmış aileler, erken biten aşklar, yaşama sevincini yitirmiş gençler, başarısızlıklara aşamama hali, iradelerin yılmışlığı, yalnızlığa mahkum olmuş yaşlılar, yenilmişlik duygusuna kapılmış kalabalıklar, umutsuzluk hastalığına tutulmuşlar, fikri bulanık ve ruhu yorgun insanlar, kendini eşya ile aldatanlar, az şükredip çok şekvayı alışkanlık edinenler, yolda olduğunu unutanlar, savrulmalar, bunalımdakiler, buhrandakiler…
Toplumda büyük bir sorun var, insanlar her şeye sahip olabiliyorlar, iyi imkanlarla yaşıyorlar iyi eğitim alıyorlar ama tatmin olamıyorlar, çünkü “hayat bilgisi” imkan ve eğitimle kazanılan bir şey değil.
Gerçek şu ki hayatın bilgisine vakıf değiliz.
Bunalımlar çağında insanı kurtaracak tılsımlı bir “söz” lazım. Bu söz de ancak hikmetle vücuda gelir.
İnsanlara lügatle seslenmek değil, onlara kalp diliyle ulaşmak lazım; duygularını, düşüncelerini anlamak, ızdıraplarını hissetmek, acılarını duymak ve gönülden paylaşmaya razı olmak lazım.
Bunun için “iyilik yolcusu” olmak ve bir gönül, bir de berrak bir lisan taşımak yeter.
Bu dünyada toklar da, zenginler de, tahsilliler de iyilik kapısının çalınmasını bekliyorlar.
En fazla körleştiğimiz en yakınımızdakiler de öyle…
Siz içinizde neyi büyütürsünüz, kimseye yer bırakmayan ve hızla sizi yalnızlaştıran, benliğinizi mi, herkesi içine alan iyilik duygusunu mu?
Fırsat bulunca kaçırmamak lazım iyilik yapma imkanını.
Hatta “muhtaç olanı herkesten önce görme” yarışına girip, herkesten önce ulaşmayı hedeflemeli insan.
İyilik iyidir ve herkese iyi gelir, yapana da yapılana da…
Siz nasıl yaparsınız iyiliği?
İlan ettiğiniz olur mu yaptığınız iyilikleri?
Bir mecliste yaptığınız bir iyilikten söz açıldığında utanır mısınız, yüzünüz kızarır mı?
Sabah evden çıktığınızda “bugün bir iyilik yapayım” diye zorlar mısınız kendinizi, yoksa iyilik denen şey sizde varolan bir duygunun imkanını bulduğunda kendiliğinden ortaya çıkan davranış kalıbımıdır.
İyilikleri, içinize attığınız bir kumbara gibi düşünebilir misiniz.
Yaptığınız iyiliği ne kadar muhatabınıza, ne kadar kendinize hissettirirsiniz?
Ruhunuz nelerden haz duyar, iyilik size iyi gelir mi.
Bir iyilik yapmak için insan seçer misiniz?
Muhtaç gördüğünüz her insana yaklaşabilir mi, fikriniz, kalbiniz?
Gözleriniz dikkatli bir tarayıcımıdır bu alanda?
Elleriniz hızla ulaşır mı onlara?
İyilikler bedeni aşıp ruhlara temas eder, gönüllerde yer bulursa bizim de gönlümüze iyi gelir.
Sizin iyiliğiniz kimden gelir, kime gider, yüreğiniz nerede atar, bütün kötülüklerden sorumlu tutuğunuz olur mu kendinizi...
Kalabalıklar, bedeni kurtarmaya yönelik iyiliklere talip, ya ruhları, kırık gönülleri kim kurtaracak?
İyilik iyi gelmekle kalmamalı, muhataplarımızın hayatlarını da değiştirebilmeli...
İnsanlığın günahını sırtınızda hissettiğiniz anlar var mıdır?
Allah'ın kulunu hangi ameliyle bağışlayacağı meçhuldür. İyiliği de “ameller” cümlesinden görmek yanlış olmaz.
İyiliğin iyilik olması için, bizim onu iyi niyetle yapmamız da yetmez, insan için iyiliğin ne olduğunu bilmek ve adabınca davranmak da gerekir. Derler ki cehenemin yolu iyiniyet taşlarıyla döşelidir.
Sahi siz nasıl yaparsınız iyiliği?
Karşınızdaki insana hissettirmeme, onu minnete mahkum etmeme gibi bir incelik de taşırsınız değil mi!
Bütün iyilikler insana döner, nasıl yaparsanız öyle döner…
İyilik yoldadır, insan bir iyilik yolcusudur.
Ve insan iyiliği muhtaçtır.
Bizimkisi iyilikten bir hayat kurma denemesi...
Olmasa da yoldayız, yolundayız…


MEHMET GÜNDEM

20 Nisan 2009 Pazartesi

Sen Âyetelkursi’den nerdesin?


Bismillah
Ayetelkursi Okumaları
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Belki bir nev'i tevhid ayetleri bunlar.
“Belki” değil öyle, bakın nasıl başlıyor:
Allahu lailahe illa hu muhteşem ve çok vurucu! Baştan tüm ilahlar yerle bir ediliyor, temizleniyor mekan ve eşsiz bir tek Olan vurgulanıyor!
Ah nefsim dön de bak, oku içine Ayetelkursi'yi..
Oku, sor içine: O mu tek içinde? Yok mu başka ilah? -İlah mı?
-Sen ne diyorsun yahu??
Temizledin mi ağyardan yüreğini?
İlla sen ya Rabbi! dedin mi? “Allahu lailahe illa Hu” Deyip de, gayrısına yüz suyu döküyorsan..
Sevgini, korkunu, umudunu O'ndan gayrısına yöneltmişsen..
Ah ki ah!. Kaç Ayetelkursi temizler seni?!
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Allahu lailahe illa Hu” Dikkat ettiniz mi ne kadar çok esma var içinde bu sûrenin?
Elhayy'ul Qayyum Ya Hayy! Çokça zikrettiğim bir esma..
Hani insanın ağzından çoğu kez gayri ihtiyari bir ayet, bir esma, bir zikir çıkar ya hep?
Benden genellikle Ya Hayy! çıkıyor işte..
Ve geçen öğrendim bu ismi zikredenler maddeten ve manen genç kalırlarmış.
El Hayyul Qayyum.. Hayy, hep diri olan hiç ölmeyen-ölmeyecek olan Qayyum, ipleri hep elinde tutan.
Hep diri olana yaslan ey nefsim..
Hiç ölmeyene, İpleri elinde tutana, kumanda hep elinde olana..
Ve kendini beğendir O’na, razı et, razı ol ki O’ndan O da sevsin seni..
Ümitsizlik yok asla çünkü O Qayyûm..
Olmayanı, olmayacak sandığını son anda olduruverir..
Çok vurucu Qayyûm ismi, O’nun Qayyûmiyeti ve bunun farkındalığı..
Çok büyük bir güç hem..
Beni çok etkiliyor..
Ya Qayyûm! Diye haykırarak, gözyaşlarıyla kucağına sığındığım anlar çoktur..
Elden geleni yapıp, sıkıştığında, O’na bırakınca işleri, O’nu Vekil tayin edince, olmayanı olduruyor..
Tek tek onarıyor kırıklarını..
O’na dayanan darda kalır mı hiç ahh..
Yeter ki dayan! Yeter ki bil, O Qayyum’dur, mülkünde söz sahibidir.“Ol!” derse oldurur, umutsuzlukları umuda çeviren yalnız O’dur..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
La te’huzuhû sinetuvvelâ nevm O, uyumadığı gibi uyuklamaz da!
Nasıl bir güvenlik beyanıdır bu ya Rabbi?!
Nasıl da huzur veriyor insana..
Yeni doğmuş bir bebeğin anne kucağında tüm tehlikelerden emin, her ihtiyacı karşılanmış şekilde rahatça uyuması gibi..
Uyu sen! Rahat ol, ben varım!
Ben uyumuyorum asla da uyumam..
Her an seni koruyup-kollamaktayım..
Hiç kimseden de korkma!
Ben herşeyi görür-bilirim; Maddeten ve manen; açıkladıklarını da, gizlediklerini de..
Sen yeter ki bana sığın, sana kimseden zarar gelmez!
Koşsana bu kucağa!
Sarılsana..
Teslim ol-Kurtulsana!
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Lehu mâfissemâvâti ve mâ filard Göklerde ve yerde bulunanların tek sahibi O’dur.
İlk sahne:Hani titrersin ya yeryüzü sultanlarından..
Heyecanlanırsın huzura çıkacağın zaman, elin ayağın dolaşır hani, ne diyeceğini şaşırırsın belki..
O, sultanlar sultanı..
Gökte ve yerde ne varsa hepsi O’nun..
Uçsuz bucaksız bir memleket, mülk saltanat..
Ve sana şah damarından, yani sana senden daha yakın..
Düşün ki her an huzurundasın!
İkinci sahne: Korkma sakın! Huzursuz olma..
Gelecek endişesi seni sıkmasın.
Herşeyin sahibi benim, istediğime veririm, istediğimden de alırım..
Ve son sahne: başka açıdan: Yani?
Yani sen de kim oluyorsun ki?
Kendini gerçek sahip sanıp yorulma!
İdaresine asla güç yetiremezsin!
Sakın böbürlenme, büyüklenme, kibirlenme de!
Sana ait sandığın herşey, benim mülkümden sana lütfettiklerimdir, emanettir sende.. Emanetlerimi istediğim an geri alırım-alabilirim!
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Men zellezi yeşfeu indehû illa biiznih O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir?
Hep sarar yüreğimi sıcacık bu ayet..
"Korkma!" der O var..
Korkma, O izin vermezse sana hiç kimse ne bir hayır ne de bir kötülük yapabilir..
Korkma! Bana dayan..
Bana dayanan asla darda kalmaz..
Madem böyle, gel sadece bana kul ol!
Yorulma sana hiç faydası olmayacak, üstelik de seni zillete düşürecekler karşısında..
Bana hakiki kul olanı sultan ederim, dünyayı ona hizmetçi kılarım..
"Bu, dünyaya bakan yüzü ayetin..
Öte yüzde ise; mahşerin kavrulmuşluğunda imdada yetişecek O sallallahu aleyhi ve sellem’in şefaati..
Ya Veduddd! Esirge beni ne olur..
Cennetlerine sakla yüreğimi..
Ya Mucîb kabul eyle dileğimi..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ halfehum O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir
Velâ yuhîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe
Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar.
Alemde tesadüf yok, ilimler hep hazinende.
Sır, izin verdiğince ancak, âyân olur aleme!..
Ya Alîm ya Fettah!Öyle ya Rabbi evet! Hakkımda tasarlananı dahî bilirsin.
Ne kadar gizleseler de sen herşeyden haberdarsın!
Madem ki böyle, neden sakınayım?
Kimden niçin korkayım?!
Başa gelse bile sendendir, hikmetlidir..
Ve boynum, bilirsin kıldan incedir.
İnsanın, herşeyin sahibi, bilen, gözeten, hiç Uyumayan’ın kucağında olması ne güzel ne güvenli..
Ah ya Rabbi! Kucağında tut beni, O dipdiri sînende ebedi uyut beni..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Vesia kursiyyuhussemâvâti vel ard.
O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.
Velâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm.
Onların korunması, O’na güç gelmez, O pek yücedir, pek büyüktür.
Ah ya Rabbi her yerdesin, bilmekte görmektesin..
Zor gelmez asla sana “kûn feyekûn” dersin.Ya Rab “Ol!” dersen olur, bildim söyledim her dem..
Ben razı oldum senden..
Verdiğinden-vermediğinden..
Ve tasdik ettim gönülden.
Şahidsin her ânıma, sen de razı oluver benden.
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Efendim, Ayetelkursi'nin, her namazdan sonra, gece yatmadan önce, arabaya binince vb. okunması konusunda teşvik eden pek çok hadis var malum..
Çünkü zırh gibidir hem manen hem maddeten koruyucudur..
Anlamını işte böylece bildikten, içimize yazdıktan sonra ancak anlıyoruz mesajı; Rabb’in bizi saran, dirilten gücünü..
Hiç bu yukarıdaki ayetleri okur da insan umutsuz olabilir mi? Korkar mı kimseden?
Başına ne gelirse gelsin yıkılır mı? Hayır tabii ki..işte bunun için ve de böyle okumalı daim; Hayatımızın içinde olsun, içimizde hayat olsun, diriltsin bizi her an diye..
Ya Rab, okuduklarımızı hayata geçirmeyi nasib eyle..
Bizleri daim seninle meşgul eyle..
Okuduğumuz sûreleri burada da orada da bize arkadaş eyle, amin.
Muhabbetle efendim..
Ayşe Reşad