19 Kasım 2008 Çarşamba

sıkıntınız mı var? 5 dk.nızı ayırın...





Diyelim başınıza istemediğiniz bir olay geldi.


Yıkık, perişansınız.


Kimse ile görüşmek istemiyorsunuz.


Çoğunluk size küsmüş gibi.


Yalnızsınız.


Herkes benden uzak, herkes bana kırgın düşüncesi içinde çöküntü yaşıyorsunuz.


Yalnızlığınızın karanlık mağarasına şu ayet bir güneş gibi doğuyor:


'Rabbin sana ne darıldı, ne de seni bıraktı'(Duha-3)


Kim kırılırsa kırılsın, kim darılırsa darılsın, kim terk ederse etsin.


Rabbim terk etmiyor, kırılmıyor ya, ne gam! ...


Bu ne büyük ferahlık değil mi?...


Başınızda ağır bir dert var.


Sanki hiç bitmeyecek gibi geliyor.


Sanki bu sorun hayatınızın sonunu hazırlıyor gibi.


İşte o an ayet yetişiyor imdada:


'Demek ki, zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var!


Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var! '(İnşirah-5/6)


Garantiyi veren Allah !...


Hem de ne garanti, her zorlukla beraber bir de kolaylık geleceği 'mutlaka' ifadesi ile pekiştirilip ikna olalım diye iki kere tekrarlanıyor.


Ayet; kolaylığın zorluk içinde saklı olduğunu, çözümün sorunda gizli olduğunu da fısıldıyor.


Bu manayı duymuş olan Niyazi Mısri(k.s) şöyle demiş:


'Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş' Maddi sıkıntınız hat safhada.


Yoksul düştüğünüzü hissediyorsunuz.


İflas ettiniz...


Sıfırı tükettiniz yani.


Nasıl ayağa kalkarım düşüncesi içinde boğulurken ayet size yeni bir ümit veriyor: '


Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allahdilerse lütfuyla sizi zengin kılar.


Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.' (Tevbe-28 )


Bir yakınınız ölümcül hastalıkla yatağa düştü.


Doktorlar fazlaca ümit vermiyorlar.


Çoğu kere Onu nasıl teselli edeceğinizi dahi bilemiyorsunuz.


Gerçek ortada iken moral vermeye çalışmak sanki sahte davranmak gibi geliyor size.


Ciddi bir delil olmalı ki hastanıza siz de inanarak moral verebilesiniz.


Eyyub Nebi var Kuran'da...


Hastalıkların, dertlerin en ağırına müptela olmuş ama sıhhate kavuşmuş.


Onun hali size dayanak oluyor:


Kulumuz Eyyub u da an, o zaman Rabbine şöyle nida etmişti:'


Bak bana, meşekkat ve acı ile şeytan dokundu!


Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir misli daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, temiz akıllılar için bir ibret olsun.' (Sad-41/43)


Ama yine de bazı şeyleri yediremiyorsunuz kendinize.


Bir tutamak arıyorsunuz.


Ayet el veriyor size:


'Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa o, hakkınızda hayırlıdır.


Olur ki, siz bir şeyi seversiniz; ama o, sizin hakkınızda bir fenalıktır.


Allah bilir, siz bilmezsiniz.' (Bakara-216)


Rabbimiz , Rasülümüz Muhammed(s.a.v) , Kitabımız Kuran , Yolumuz Sırat-ı Müstakim!... Bizden bahtiyarı yok dünyada! ...


Her ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın zafer ve başarı bizim.


Bunu da kafadan söylemiyoruz, Kuran konuşuyor:Vel Akıbetü lil Muttakin (Kasas-83):


Akıbet(hayırlı son, güzel sonuç) Müttakiler (takvayı kuşananlar, korunanlar, inanca sarılanlar) içindir!...--


12 Kasım 2008 Çarşamba


Modernleşen Hayat Ve Çocuklar

Bizim çocukluğumuz köyde geçmişti, onlar çok güzel günlerdi, çocukluk aslında her zaman güzeldir. Çok eskiden demeyeceğim, bizim çocukluğumuzda, daha köylere siyah-beyaz televizyonlar gelmemişken köy evlerinde toplanırdık. Komşular akrabalar gelir onlar sohbetler eder bizde o tatlı sohbetleri dinlerdik bazen de çeşitli oyunlar oynardık. Kimi zaman da annelerimiz, ninelerimiz, dedelerimiz bize gece yarılarına dek süren destanlar, efsaneler ve hikâyeler anlatırlardı. Biz onları zevkle dinlerdik. Namaz kılmayı ve dualar öğretmeyi de ihmal etmezlerdi.
Ama her şeye rağmen çocukluk çok güzeldi yoksulluğa, fakirliğe rağmen yavan ekmek yemek bile insana lezzet verirdi. Eski çocuklar, belki bizden öncekiler daha da kanaatkârlardı ama bizde birçok konuda küçük şeylerle mutlu olan, bir lastik ayakkabı alındığında sevinen, bir kazağımız olduğunda onunla yatan bir nesildik. Hele birde oyuncak arabamız olduğunda bizden mutlu olan biri yoktu. Bu günler belki yokluktu gariplikti ama her şeyiyle güzeldi o günleri özlemiyorum desem yalan olur.
Yazın köyde işler çok fazla olduğundan çocuklar ya tarlada çalışmak ya da birkaç hayvanın ardında çobanlık yapmak zorundadır. Yazın tarlalarda, kırlarda ve bayırlarda geçerdi günlerimiz. Kuş yuvaların yerlerini öğrenmek bizim için çok gurur verici bir şeydi, yuvaya zarar gelmemesine çok özen gösterirdik. Hatta arkadaşlarımıza yuvayı anlatırken yuvada yumurta varsa taşlar var eğer yavru varsa pamuk var derdik, bu aramızda bir şifre idi nedeni de karıncalar böcekler duyup yuvaya zarar vermesinden korkardık. Yuvanın yıkılmaması çocuklar için o kadar önemliydi. Geçenlerde gazetelerde okuduğum bir haber beni derinden etkiledi. Haberde ülkemizde boşanmaların inanılmaz derecede yükseldiğinden bu boşanmaların yüzde yüzlere çıktığından bahsediyordu. Aklıma yuvası yıkılan çocuklar geldi. Bir kuşun yuvasının yıkılamaması için onca özen gösteren çocuk psikolojisi kendi yuvasının dağılmasını nasıl kaldırabilir, açılan derin yaraların tamiri mümkün mü? Acaba nedir bizi bu duruma sürükleyen?
Gel zaman, git zaman. İnsanlar yavaş yavaş modern yaşama geçtiler. Önceleri radyo girmeye başladı köylere ve güzelim masalların anlatıldığı evlere. Radyo yine belirli saatlerde kapanmayı bildi ve evimizin en güzide köşesindeki yerinde durdu hep. Ama radyo gerektiğinde susmasını bilen ağırbaşlı bir insan edasıyla yaşamını sürdürdü bizimle. O da gece yarılarına kadar süren sohbetlere, eğlencelere ve masal toplantılarımıza bizim gibi sessizce katıldı. Onu hep sevip saydık.
Radyonun bu saltanatı kuşaklar boyu sürmedi. Köylere çok yavaş da olsa televizyon girmeye başladı. Televizyonlar bildiğiniz gibi renkli yayın yapmıyordu. Ekran koruyucu camının durumuna göre renk veriyordu ama koruyucu camı kaldırdığımızda da gözleri kamaştıran siyah ve beyaz renklerinden başka bir şey kalmazdı. Ama bu da bizim o güzelim sohbet, oyun masalarımızı çalmaya yetti de arttı bile. Evlerde masal sohbetleri için yapılan toplantılar yerini ekran karşısındaki sessiz bekleyişe bıraktı. Modernleşme daha da hızlanarak renkli yayın verilmeye başlandı ve bir zamanların satın alınamayan siyah-beyaz ekranları da nostalji olup hızla kayboldular piyasadan. Ama gelin görün ki televizyon, radyo gibi uslu durmadı köşesinde. Mıknatıs gibi insanları kendine çekti. İşten güçten, çiftten-çubuktan etti. Sözü, sohbeti ve masallarımızı bitirdi. Hatta yuvamızı, benliğimizi ve insanlığımızı da bitirdi.
Bu zamanda çocuklar, televizyonun karşısından kalkıp oyun bile oynayamıyorlar, oyunlar sanal, sevgiler sanal, lezzetler sanal, maalesef çocukların sosyal hayatı ve arkadaşlık ortamı bile sanal, inşallah gençlerimiz geçmişini unutmadan özünü kaybetmeden teknoloji ile barışık bilimin ve teknolojinin zirvelerine ulaşırlar.
Hüseyin BAYHAN22 Eylül 2007




6 Kasım 2008 Perşembe

Su gibi..

Su gibi..
Şimdi sen su olduğunu düşün..
Şimdi sen su olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok...
Tükenmez...
İnanıyorum ki, gerçekten de öylesin. Ama ister çesmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak, dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani; seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...
Unutma! Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin...
Gürültünün parçası olursun sadece. Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünküÿ; su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye diye düsünürler...
Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi suyun durgun yerlerini bulabilmek için, gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler. Onlar için en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda...
Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez...
Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol, su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Sen bir su ol...
Ama rahmet ol, afet değil! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme, sana felaket denmesin! Su isen bir bardağa sığabil ki; damarlara giresin!..
Su yüce Allahın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri...
Suya benzediğini unutma! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez, tükenmez olduğunu da unutma. Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de kiyametler koparıcı olabileceğini unutma...
Unutma; senin işin rahmet olmak, afet değil ! Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe...
Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun; seller, afetler gibi...
Tercih elindeydi hep ve hep de senin ellerinde olacak...
Ya tutmayı öğreneceksin dilini veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken şu, değil mi? Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini...
Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin...
Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın...
Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin kıyıya yanaşmasını bekleyeceksin!..
Demeyeceksinki, ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.. Demeyeceksin ki, aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!..
Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil...
Ağzını açıp şelaleden dökülen suyu içmeye çalışan bir tavşan gördün mü hiç ?..
Veya önüne çıikan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü ? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler, beyni olan her yaratık gibi! Hadi... Sen şimdi su olduğunu düşün, ve kendini su gibi hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...
Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez, tükenmez olduğunu hatırla...
Ama yine su gibi bir küçük bardağın içine sığdır ki kendini; girebilmeyi öğren insanların damarlarına. Hayat ver...
Vazgeçilmez ol !!..
alıntıdır..






18 Ekim 2008 Cumartesi

Cenab-ı Hakk'ın hangi ismine aynasınız?
Cenab-ı Hak, insanı güzel isimlerine ayna yapmıştır.
Bize düşen görev o aynayı Hakk'ın yolunda silmek, pak etmektir. Çünkü ayna kirli ise karşısındaki en güzel sureti bile puslu gösterir.
Acaba hiç düşündük mü evlilik hayatımızda O'nun (cc) hangi ismine ayna oluyoruz?
Evet, eşinizi sevin, hem de çok sevin ki, "Vedud" ismi, tecelli etsin üzerinizde. Onun acılarını yüreğinizde hissedin, dertlerini dert bilin. Ne kadar şefkatli ve merhametli olursanız Cenab-ı Hakk'ın "Rahman" ve "Rahim" isimlerine o kadar çok ayna olursunuz.
Eşiniz, hoşunuza gitmeyen bir davranışta bulunduğunda günlerce ona karşı kin tutmayıp, her fırsatta yüzüne vurmayarak affedin ki, "Gaffar" ve "Gafur" ismi, İşlediği kusur ve hatalarını başkalarına şikâyet ederek anlatmak yerine örtün ki, "Settar" ismi,
Gücünüz nispetinde cömert davranıp, paraları bankada tutup eşinizi tek kuruşa hasret bırakmayın ki, "Cevvad" ismi,
Eşinizin hak ve hukukunu koruyup, gözetin ki, "Müheymin" ismi ayna olsun. Fedakâr olun. Bununsa karşılığını eşinizden ziyade Allah'tan bekleyin. Ona lütuflarda bulunun ki,
"Latif" ve "Vehhab" ismi,
Onun mutlu olmasına engel olmak yerine mutluluk yollarını açın ki, "Fettah" ismi ayna olsun. Kulağınızı şikâyetlerine tıkamayın. "Bana ne o senin problemin" diyerek sıkıntılarından kaçmayın. Sözlerini işitin, şikâyetlerini duyun, isteklerini yerine getirin ki, "Semi" ismi, Çaresizliğini görmemezlikten gelmeyin. Sevinçlerini, kederlerini ve ihtiyaçlarını görün ki,
"Basir" ismi,
"Benim sıkıntım benim başımdan aşıyor. Bir de senin sıkıntılarınla mı uğraşayım?" demeyip, onun sıkıntılarından haberdar olun ki, "Habir" ismi, Olumsuz bir davranışı karşısında hemen "Sen zaten hep böyle yanlış yaparsın." diyerek yargılamakta acele etmeyin yumuşak davnanın ki, "Halim" ismi, İstemeden hep verici olun ki, "Kerim" ismi,
Sorularını cevaplayın, ihtiyaçlarını yerine getirin ki, "Mucib" ismi, Yapamadığı ve size başvurduğu işlerini yapın ki, "Vekil" ismi ayna olsun. İşten gelir gelmez TV'nin karşısına geçip oturmayın. Kafanızı gazeteye gömmeyin. Eşinizle candan dost ve arkadaş olun ki, "Veliyy" ve "Enis" ismi, Eşinizin bir gömleğinizi ütülemesinden, sevdiğiniz bir yemeği yapmasına kadar "Aman canım bu senin görevin. Zaten yapmak zorundasın." demek yerine yaptığı iyilikleri takdir edip teşekkür edin ki, "Hamid" ismi ayna olsun.
GÜLAY ATASOY 26 Eylül 2008, Cuma


14 Eylül 2008 Pazar

vazgeçilmezlere.....


vazgeçilmezlere.....
Bir gün bir doktora, "gerginlik ve tedirginlikten" şikâyetçi olan bir hasta gelmiş Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin rahatsız, işlerin ise beklemeye tahammülü olmadığını söylemiş Doktor,
— Bu işleri başka biri yapamaz mı? Ya da bir başkası size yardımcı olamaz mı? diye sormuş Adam,
— Onları yalnız ben yapabilirim; bütün işler bana bakıyor! diye cevap vermiş Doktor,
— Sana bir reçete vereceğim Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor! diyerek, yazıp eline vermiş
Adam reçeteyi eline alıp baktığında, hayretler içinde kalmış Reçetede, "Her gün en az iki saat işi bırakıp yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta geçireceksin" yazıyormuş Hasta adam;
— Yürüyüşü anladık ama; neden mezarlık? diye sormuş Doktor,
— Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin, başkaları tarafından da yapılmaya devam ettiğini göreceksin, demiş
Evet, bulundukları noktada kendilerini "vazgeçilmez" gören; halbuki orada, problem çözmek yerine problemin bir parçası olduğunun farkına varmayan insanlar için de, doktorun reçetesi geçerli değil mi?

İnsanlar Hakkında Hüküm Verirken

İnsanlar Hakkında Hüküm Verirken
Bilgeliğine şüphe duyulmayan bir adam çocukların hayat boyu sürecek bir ders vermek istiyordu. Oğullarının öncelikle insanlar ve hayatta hemen her konuda çabuk hüküm ve karar vermenin yanlışlığını öğretmek istiyordu.Bir gün dört oğlunu yanına çağırdı. En büyük oğluna, ülke dışını kış mevsiminde çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi. Daha küçük oğluna bahar mevsiminde yolculuğa çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi. Üçüncü sırdaki büyük oğluna da yaz mevsiminde yola çıkıp göreceği mango ağacını iyice incelemesini istedi. Oğullarının en küçüğüne ise sonbaharda yolculuğa çıkıp göreceği mango ağacını incelemesini söyledi. Mevsimler geldi geçti ve bütün oğulları yolculuklarını tamamladılar. Bilge baba bütün çocuklarını yanına çağırdı ve:
- Haydi, şimdi de görüp incelediğiniz mango ağacının özelliklerini bana anlatın, dedi.
Kışın yolculuğa çıkan en büyük oğlu:- Baba, ağaç sanki yanmış, kuru bir kütük gibiydi.
Ondan daha küçük olan, bahar mevsiminde yolculuğa çıkan oğul söze başladı ve:-Ağabeyim dediği yanlış, ağacın yemyeşil yaprakları her tarafını sarmıştı, dedi.
Üçüncü sıradaki oğul ise ağabeylerine itiraz ederek,- Sizin söylediğiniz gibi değildi, dedi, ağaç gül gibi güzel çiçeklerle donanmıştı.
Sıra en küçüğüne gelişti, o bütün ağabeylerine itiraz etti ve:- Siz hepiniz ne gördünüz bilmiyorsunuz, ağacın meyveleri vardı, ben tattım, tadı armudun tadına benziyordu, ağaçta armut ağacına benziyordu, dedi.
Şimdi konuşma sırası bilge babaya gelmişti. Bilge baba konuşmaya başladı ve şöyle dedi:
-Oğullarım, aslında hepiniz doğru söylüyorsunuz. Çünkü ağacı ayrı mevsimlerde gördünüz. İşte size hayat boyu aklınızda bulunması için öğüdümü vermek istiyorum: İnsanların hal ve tutum ve davranışları hakkında hüküm verirken, o insanların her mevsimini, her yönünü bilip bilmediğinizden iyice emin olduktan sonra karar verin!..


10 Eylül 2008 Çarşamba

Mutluluk recetesi


Amr Halid anlatıyor:
“Bir gün bir arkadaşım dedi ki bana;-Eşimi görmeye bile dayanamıyorum artık! Çok itici geliyor, yüzüne bile bakmak istemiyorum..O’na dedim ki; -Bak sana sihirli bir reçete söyleyeceğim, uygula bunu, sonuç alacaksın inşaAllah..-Yok dedi, artık hiçbirşey fayda etmez, bitti bu iş!Israr ettim, razı oldu.. 1 ay sonra geldiğinde gözleri parlıyordu;“Haklıymışsın” dedi..”Kalplerimizi toplayan Rabbime şükürler olsun” :)
Evet bu SİHİRLİ REÇETE yi uygulayalım inşaAllah..Hiç değilse şu ramazan boyunca..Sadece eşler arasında değil, tüm aile bireylerini kapsıyor, herkes için, bu formül..Anne-baba ve diğer aile üyeleriyle muamelede, gençler için de geçerli mesela..
Ne yazık ki; Şu asırda adeta elimizden kayıyor tüm değerlerimiz.. Batının albenili tuzakları bir bir çeliyor can tanelerimizi.. Bir bir avlanıyor taptaze yürekler pusudaki avcılarca:(
“Elimizde bir tek aile kaldı” derken, o da gitti gidiyor malum :( Bir şeyler yapmalıyız acilen..Bu son kale de elden gitmeden bir şeyler yapmalıyız geç kalmadan..İşte efendim, bu reçete bunun için hazırlanmış; Hedef Aile
İlk iş nedir? Aile içi alakaları pekiştirmek. Nasıl olacak bu? Aile içi alakalarımızı mutlaka düzeltecek, ailemizi muhafaza edeceğiz..İşte bunu başarırsak, tek tek aileler dirilirse-kurtarılırsa, ancak gelecekten umutlu olabiliriz!Efendimiz aleyhisselam bir hadislerinde şöyle buyurmustur; "Dünyada manevi cennete girmeyen, ahiret cennetine giremez." Bu hadisten öğreniyoruz ki insan hangi durum veya şartlarda olursa olsun, düşünebiliyorsa hala, mutlaka mutlu olacağı bir şeyler vardır demektir.
Gelin evlerimizi CENNETLERİMİZ yapalım!..
“Ailemle birlikte Allah’a ibadet edeceğim! “Evet hep birlikte, topluca!Ailemizle; Birlikte namaz kılacağız..Birlikte dua edeceğiz.. Birlikte Kur’an okuyacağız.. Rabbimize birlikte şükür edeceğiz Ve her “elhamdülillah” ta, Rabbimizin bize nimetlerini, O’nun tarafından nimetlendirildiğimizi düşüneceğiz.
Evet SİHİRLİ REÇETE :
Ailemle:1-Birlikte Kur’an okuyacağız; çeyrek hizb bile olsa2-Birlikte namaz kılacağız; 2 rekat bile olsa3-Birlikte Rabbimizi zikredeceğiz, 2 dakika bile olsa4-Birlikte dua edeceğiz; Kendi kelimelerimizle-dilimiz döndüğünce 2 kelime bile olsa5-Birlikte bir aileyi iftar ettireceğiz; Ama yemeklerin hazırlanmasına tüm aile katkıda bulunacak ve yemekten sonra sohbet, cay molası namazlar ve tekrar sohbet ve benzeri etkinliklerle zenginleştirebilinir.
Bakın ondan sonra nasıl Rabbimizin rahmeti iniyor tek tek evlerimize..Nasıl olmazları Olduruyor Rabbim..Nasıl CENNET ten bir köşe oluyor evlerimiz..Kalpler nasıl ısınıyor, nasıl diriliyor çöle dönmüş yürekler..
Deneyin!Hiç değilse şu ramazan boyunca..Sonuca siz de inanamayacaksınız!..