20 Nisan 2009 Pazartesi

Sen Âyetelkursi’den nerdesin?


Bismillah
Ayetelkursi Okumaları
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Belki bir nev'i tevhid ayetleri bunlar.
“Belki” değil öyle, bakın nasıl başlıyor:
Allahu lailahe illa hu muhteşem ve çok vurucu! Baştan tüm ilahlar yerle bir ediliyor, temizleniyor mekan ve eşsiz bir tek Olan vurgulanıyor!
Ah nefsim dön de bak, oku içine Ayetelkursi'yi..
Oku, sor içine: O mu tek içinde? Yok mu başka ilah? -İlah mı?
-Sen ne diyorsun yahu??
Temizledin mi ağyardan yüreğini?
İlla sen ya Rabbi! dedin mi? “Allahu lailahe illa Hu” Deyip de, gayrısına yüz suyu döküyorsan..
Sevgini, korkunu, umudunu O'ndan gayrısına yöneltmişsen..
Ah ki ah!. Kaç Ayetelkursi temizler seni?!
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Allahu lailahe illa Hu” Dikkat ettiniz mi ne kadar çok esma var içinde bu sûrenin?
Elhayy'ul Qayyum Ya Hayy! Çokça zikrettiğim bir esma..
Hani insanın ağzından çoğu kez gayri ihtiyari bir ayet, bir esma, bir zikir çıkar ya hep?
Benden genellikle Ya Hayy! çıkıyor işte..
Ve geçen öğrendim bu ismi zikredenler maddeten ve manen genç kalırlarmış.
El Hayyul Qayyum.. Hayy, hep diri olan hiç ölmeyen-ölmeyecek olan Qayyum, ipleri hep elinde tutan.
Hep diri olana yaslan ey nefsim..
Hiç ölmeyene, İpleri elinde tutana, kumanda hep elinde olana..
Ve kendini beğendir O’na, razı et, razı ol ki O’ndan O da sevsin seni..
Ümitsizlik yok asla çünkü O Qayyûm..
Olmayanı, olmayacak sandığını son anda olduruverir..
Çok vurucu Qayyûm ismi, O’nun Qayyûmiyeti ve bunun farkındalığı..
Çok büyük bir güç hem..
Beni çok etkiliyor..
Ya Qayyûm! Diye haykırarak, gözyaşlarıyla kucağına sığındığım anlar çoktur..
Elden geleni yapıp, sıkıştığında, O’na bırakınca işleri, O’nu Vekil tayin edince, olmayanı olduruyor..
Tek tek onarıyor kırıklarını..
O’na dayanan darda kalır mı hiç ahh..
Yeter ki dayan! Yeter ki bil, O Qayyum’dur, mülkünde söz sahibidir.“Ol!” derse oldurur, umutsuzlukları umuda çeviren yalnız O’dur..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
La te’huzuhû sinetuvvelâ nevm O, uyumadığı gibi uyuklamaz da!
Nasıl bir güvenlik beyanıdır bu ya Rabbi?!
Nasıl da huzur veriyor insana..
Yeni doğmuş bir bebeğin anne kucağında tüm tehlikelerden emin, her ihtiyacı karşılanmış şekilde rahatça uyuması gibi..
Uyu sen! Rahat ol, ben varım!
Ben uyumuyorum asla da uyumam..
Her an seni koruyup-kollamaktayım..
Hiç kimseden de korkma!
Ben herşeyi görür-bilirim; Maddeten ve manen; açıkladıklarını da, gizlediklerini de..
Sen yeter ki bana sığın, sana kimseden zarar gelmez!
Koşsana bu kucağa!
Sarılsana..
Teslim ol-Kurtulsana!
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Lehu mâfissemâvâti ve mâ filard Göklerde ve yerde bulunanların tek sahibi O’dur.
İlk sahne:Hani titrersin ya yeryüzü sultanlarından..
Heyecanlanırsın huzura çıkacağın zaman, elin ayağın dolaşır hani, ne diyeceğini şaşırırsın belki..
O, sultanlar sultanı..
Gökte ve yerde ne varsa hepsi O’nun..
Uçsuz bucaksız bir memleket, mülk saltanat..
Ve sana şah damarından, yani sana senden daha yakın..
Düşün ki her an huzurundasın!
İkinci sahne: Korkma sakın! Huzursuz olma..
Gelecek endişesi seni sıkmasın.
Herşeyin sahibi benim, istediğime veririm, istediğimden de alırım..
Ve son sahne: başka açıdan: Yani?
Yani sen de kim oluyorsun ki?
Kendini gerçek sahip sanıp yorulma!
İdaresine asla güç yetiremezsin!
Sakın böbürlenme, büyüklenme, kibirlenme de!
Sana ait sandığın herşey, benim mülkümden sana lütfettiklerimdir, emanettir sende.. Emanetlerimi istediğim an geri alırım-alabilirim!
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Men zellezi yeşfeu indehû illa biiznih O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir?
Hep sarar yüreğimi sıcacık bu ayet..
"Korkma!" der O var..
Korkma, O izin vermezse sana hiç kimse ne bir hayır ne de bir kötülük yapabilir..
Korkma! Bana dayan..
Bana dayanan asla darda kalmaz..
Madem böyle, gel sadece bana kul ol!
Yorulma sana hiç faydası olmayacak, üstelik de seni zillete düşürecekler karşısında..
Bana hakiki kul olanı sultan ederim, dünyayı ona hizmetçi kılarım..
"Bu, dünyaya bakan yüzü ayetin..
Öte yüzde ise; mahşerin kavrulmuşluğunda imdada yetişecek O sallallahu aleyhi ve sellem’in şefaati..
Ya Veduddd! Esirge beni ne olur..
Cennetlerine sakla yüreğimi..
Ya Mucîb kabul eyle dileğimi..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ halfehum O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir
Velâ yuhîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe
Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar.
Alemde tesadüf yok, ilimler hep hazinende.
Sır, izin verdiğince ancak, âyân olur aleme!..
Ya Alîm ya Fettah!Öyle ya Rabbi evet! Hakkımda tasarlananı dahî bilirsin.
Ne kadar gizleseler de sen herşeyden haberdarsın!
Madem ki böyle, neden sakınayım?
Kimden niçin korkayım?!
Başa gelse bile sendendir, hikmetlidir..
Ve boynum, bilirsin kıldan incedir.
İnsanın, herşeyin sahibi, bilen, gözeten, hiç Uyumayan’ın kucağında olması ne güzel ne güvenli..
Ah ya Rabbi! Kucağında tut beni, O dipdiri sînende ebedi uyut beni..
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Vesia kursiyyuhussemâvâti vel ard.
O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.
Velâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huvel aliyyul azîm.
Onların korunması, O’na güç gelmez, O pek yücedir, pek büyüktür.
Ah ya Rabbi her yerdesin, bilmekte görmektesin..
Zor gelmez asla sana “kûn feyekûn” dersin.Ya Rab “Ol!” dersen olur, bildim söyledim her dem..
Ben razı oldum senden..
Verdiğinden-vermediğinden..
Ve tasdik ettim gönülden.
Şahidsin her ânıma, sen de razı oluver benden.
Sen Âyetelkursi’den nerdesin?
Efendim, Ayetelkursi'nin, her namazdan sonra, gece yatmadan önce, arabaya binince vb. okunması konusunda teşvik eden pek çok hadis var malum..
Çünkü zırh gibidir hem manen hem maddeten koruyucudur..
Anlamını işte böylece bildikten, içimize yazdıktan sonra ancak anlıyoruz mesajı; Rabb’in bizi saran, dirilten gücünü..
Hiç bu yukarıdaki ayetleri okur da insan umutsuz olabilir mi? Korkar mı kimseden?
Başına ne gelirse gelsin yıkılır mı? Hayır tabii ki..işte bunun için ve de böyle okumalı daim; Hayatımızın içinde olsun, içimizde hayat olsun, diriltsin bizi her an diye..
Ya Rab, okuduklarımızı hayata geçirmeyi nasib eyle..
Bizleri daim seninle meşgul eyle..
Okuduğumuz sûreleri burada da orada da bize arkadaş eyle, amin.
Muhabbetle efendim..
Ayşe Reşad

3 Nisan 2009 Cuma

HAYIRLI GÜNLER
Belki çok Dertlisin..
Belki Artık Yeter Diyorsun...
Belki Kendinden Geçmişsin...
Belki de Ağlıyorsun...
Belki Bu Musibetlerin Sonunda
Eline Bir şey Geçip Geçmeyeceğini Düşünmektesin...
Duy!!!
Rabbin Sana Söylüyor..
"Sabredenlere,
Felaketlere Karşı Dişlerini Sıkıp Göğüs Gerenlere
Mükafatları Hesapsız ödenecektir.."

Belki De Onca Insanın Arasında
Neden Senin Seçildiğini Soruyorsun...
Oysa Rabbinin Seçtikleri Kıymetlilerdir...

"içinizden Mücahidlerle Sabredenleri Ortaya çıkarıncaya
Kadar Elbette Sizi Deneyeceğiz" (Muhammed, 47/31)

Hayat Bir Imtihan Değil Mi ?
Her Soru Ebedi Hayatında Yer Alan Bir Tuğla...
Nefes Alıp Verdiğin Her An Yeni Bir Soruya Gebe...
Onlar Olmasaydı Sonsuzluk Yurdunda
Sana Ait Hiç birşey Olmayacaktı...
Derdin Yoksa üzül asıl!
Dertliysen Bil Ki...
O Seni Seviyor....
Bak !
Sevdiğin Ne Diyor ?
"Allah Hayrını Dilediği Kişiyi Sıkıntıya Sokar!"
Belki Sen Ashab-uhdud Kadar Acı çekmedin...
Hani Kralları Onları Iman Ettikleri Için
Ateş Dolu Hendeklere Atmıştı Ya...

Belki Sen Ebu Zer (r.a) Kadar Acı çekmedin...
Amcası Inandığı Için Onu Hasıra Sarıp Yakmıştı Ya...

Belki Sen Vahşi Kadar Acı çekmedin...
Sevgilisi Ona "bana Görünme!" Demişti ya...

Belki Sen Yakup (a.s) Kadar Acı çekmedin...
Yusuf'u (a.s) Elinden Alınmıştı Ya...

Belki Sen Hatice(r. Anha) Kadar Acı çekmedin...
Muhammed (s.a.s) Yurdundan Kovulmuştu ya....

Unutma! Rabbin Kimseye Dayanabileceğinden Fazlasını Yüklemez...

Belki Kalbindir Acıyan...
Belki Bedenin...
Bekki De Ruhundur Kıvranan....
Belki Yokluktur Seni Saran....
Belki de Bin Bir Türlü Muamma...
Her Ne Durumda Olursan Ol
Diline Yakışır Bu Dua...

La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin. ...
Ya Rabbi, razı olmadığın şeylerden ne yapmışsam hepsini affet…

Senden Başka Ilah Yoktur!
Sen Bütün Noksanlıklardan Münezzehsin...
şüphesiz Ben Nefsime Zulmedenlerden Oldum...
Sen Bağışla beni
AMİİİİN
HATİCE MARAL YÜZÜK




19 Şubat 2009 Perşembe

Bu fani ömür bitti; az önce!


Kendimize göre ne kadar emîniz. Hayatımızda hiç kimseyi aldatmadık! Belki alenen kimseyi aldatmadık, oyalamadık. Fakat farkına varmadan oyaladığımız, aldattığımız birisi var: Kendimiz...Her zaman sığındığımız bir kelime: "Biraz sonra yaparım." Dilimizde küçük bir cümle… O anda rahatlatıcı bir ilaç gibi.
Çocukken alışmışızdır; annemiz çağırdığında, "Biraz sonra giderim." "Ödevlerimi yarın yaparım." Derken gençlik zamanımız geldi. Ertelemekten hiçbir şey yapamadık! Kazandığımız bir tek kuytu kafes var: "AZ SONRA!"Yememizde, içmemizde kısacası fânî ömrümüzde hiç aksama yok. Hatta sipariş verdiğimiz bir yemek on dakika gecikse kıpır kıpır olur, yerimizde duramaz, "Vücûdumuzun gıdası!" deriz. Peki, ya rûhumuzun gıdası olan namazımız, ibâdetlerimiz gecikince neler oluyor? O kadar huzursuz oluyor muyuz? Niye huzursuz olalım ki, ilâcımız hazır: "AZ SONRA!"
"Bugünün işini yarına bırakma!","Bir günün öncekinden daha mükemmel olsun!" düsturlarına rahatlıkla göz yumabiliyoruz! Derken bir gün, bir ay, bir yıl, bir ömür geçip gidiyor…
Az bir ömür olan dünya hayatı için "Az sonra!" denilebilir. Fakat ilim veya ibâdet cihetinde bu kafes bizi hüsrâna sürüklüyor. Söz gelimi ibâdetteki sabrımızı sağa sola dağıtırsak, merkezi zayıflatırız. Yani o andaki vakti öldürür, nefis düşmanının silahını kuvvetlendiririz.Gençliğini hep ertelemekle geçiren bir insan sayısız nimetleri kaybeder. Başta Peygamberimiz (sav)'in, "Sancağımdan başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde Allah'a ibâdet ile büyüyen gençler benimledir." mükâfatından mahrum kalır. "İhtiyarlayınca yaparım!" der, ömür biter!İşlediği bir kusurda tövbesini erteleyen kimse kiri birikmiş çamaşır gibidir. Bedîüzzaman Hazretleri'nin dediği gibi "Günah, kalbi siyahlandıra siyahlandıra nûr-ı îmânı kalpten çıkarır." Tövbesiz bir seher vakti, bir Berat, bir Kadir, geçer giderken diğer Berata kadar belki ömrü biter. Beynimizde yine aynı efsunlu bir levha: "BİR DAHAKİ SENEYE!"Hiç düşündük mü? Sahâbe-i Kirâm, Kur'ân ve sünneti yaşamakta bizim gibi değillerdi. Doğrusu biz onlar gibi hiç olamadık! Onlar, kızgın kumlarda namaz kıldılar, oklar arasında tövbe ettiler. Hatta bazı sahâbeler îman ettiler, cihat ettiler, bir namaz vaktine dahi erişemeden şehit oldular.Rahmetli dedem anlatırdı: Bir gün dokuma tezgâhında çalışan bir işçi, patronundan namaz kılmak için izin ister. Îman ve itâatten nasipsiz zavallı patron, işçiye der ki: "Namaz kazâ olur, iş kaza olmaz!" Bu hâtıra zaman zaman aklıma gelir. Bizim namazımız, ilmimiz gibi uhrevî hayatımız hep kazalarla süslü, hep ertelemelerle dolu. Oysa dünya hayatımız dakik mi dakik. Dünyamızla ilgili neleri erteliyoruz Hak aşkına? Uhrevî işlere gelince, "Ebedî dünyada kalacak gibi" nazlanıyoruz maalesef! "Hiç kat î senedimiz var mı ki gelecek seneye belki yarına çıkacağız!"Ne bir dakika geri ne bir dakika ileri; ertelenmeyen ölüm zamanı gelince kimse demiyor, diyemiyor: "AZ SONRA!" Daha önce hiç karşılaşmadığımız ve îfâ etmediğimiz gibi aceleci bir tavırla işlemlerin tamamlanıyor. Ertelediğin amellerin, ilimlerin, tövbelerin ile baş başa kalıyorsun! O anda, yepyeni bir nidâ yükseliyor:
"BU FANİ ÖMÜR BİTTİ; AZ ÖNCE!"
netten alıntı

17 Şubat 2009 Salı

Gerçek Sevgiliyi ne kadar arıyoruz?


İnsan bir tercih yapmak zorundadır: Gerçek Sevgilisini mi arıyor, yoksa fânî ve geçici sevgilisini mi? Arada uçurumlar var.
Gerçek Sevgilimiz biz farkında olsak da, olmasak da bizi seviyor ve bizi her gün nimet ve hayat hediyelerine boğuyor.
Gerçek Sevgilimizin bir defa bile vefâsızlığı görülmüş değil. Gerçek Sevgilimiz kötü günümüzde bizi terk eden birisi değil.
Gerçek Sevgilimiz hayatta da, ölümde de bizimle berâber.
Gerçek Sevgilimiz bizim onu sevdiğimizden çok daha fazla bizi seviyor!
Gerçek Sevgilimiz, biz O'nu unutalım, unutmayalım; bizi unutmuyor.
Gerçek Sevgilimiz, bir günde defalarca kalbimizi yokluyor, defalarca iç dünyamıza nazar ediyor, bizi bizden çok daha iyi biliyor ve çok daha iyi seviyor, kalbimize bizden daha yakındır ve biz, insanlık olarak hepimiz, istesek de istemesek de, hızla O'na doğru gidiyoruz!1 O bize şah damarımızdan daha yakındır.2 Yunus bu kavuşmayı Cennet'ten çok istiyor. Mevlânâ bu kavuşmaya şeb-i ârûs diyor.
Gerçek Sevgilimiz hiçbir zaman bize uzak olmadı, hiçbir zaman uzak olmayacak!
Hiçbir zaman bizi aldatmadı, hiçbir zaman aldatmayacak!
Hiçbir zaman bizi yalnız bırakmadı, bırakmayacak!
Hiçbir zaman bizi terk etmedi, terk etmeyecek!
Hiçbir zaman bize vefâsızlık yapmadı, yapmayacak!
Hiçbir zaman bizi nazarından düşürmedi, düşürmeyecek!
Hiçbir zaman bizim kalbimizi reddetmedi, reddetmeyecek!
Hiçbir zaman bizim gönlümüzü incitmedi, incitmeyecek!
Hiçbir zaman bizim sevgimizi yetersiz bulmadı, yetersiz bulmayacak!
Hiçbir zaman bizim kusurumuzu çok görmedi, çok görmeyecek!
Hiçbir zaman bizim–eksiğimizle, kusurumuzla—O'nu isteyişimizi ve O'na yönelişimizi geri çevirmedi, geri çevirmeyecek!
Hiçbir zaman bizi kapısından kovmadı, kovmayacak!
Hiçbir zaman ellerimizi boş göndermedi, boş göndermeyecek! Ve her defasında vefâsızlık, sevgisizlik, kabalık, küstahlık, nezâketsizlik, hatâ üstüne hatâ, kusur üstüne kusur bizde; sonsuz vefâ, sonsuz sevgi, sonsuz yumuşaklık, sonsuz iyilik, sonsuz nezâket, sonsuz hatâsızlık ve sonsuz kusursuzluk O'nda oldu. Defalarca O bizi affediyor, bizi bağışlıyor, hatâlarımızı yok sayıyor, kusurlarımızı görmüyor, eksikliklerimizi hoş görüyor, biz O'na bir adım yaklaştığımızda O bize koşarak geliyor,
—Peygamber Efendimiz'in (asm) müjdesiyle—biz O'nun için bir damla göz yaşı döktüğümüzde O bize artık gam, keder ve hüzün yüzü göstermiyor3, biz O'ndan az çok korktuğumuzda O bizi bütün korktuklarımızdan emin kılıyor, biz iyi kötü O'nu istediğimizde O bütün endîşelerimizi gideriyor, biz kırık dökük O'na yöneldiğimizde O kalbimizin gelecekle ilgili bütün meraklarını sevgisiyle ümide çeviriyor, biz yarım yamalak O'nu sevdiğimizde O bütün geleceğimizi saadet çiçekleriyle donatıyor. Gerçek Sevgilimiz dünümüze hâkim, bu günümüze hâkim, yarınımıza hâkim.
Gerçek Sevgilimizden ne istersek isteyelim; veremeyeceği hiçbir şey yok! Ne dilersek dileyelim; reddettiği hiçbir istek yok! Ne arzu edersek edelim; boş çevirdiği hiçbir el yok! Lütuf O'nun, ikrâm O'nun, ihsan O'nun, merhamet O'nun, nimetler O'nun, güzellikler O'nun, bize tattırdığı lezzetler O'nun, bize yaşattığı hayat O'nun, bize bağışladığı bütün sevdiklerimiz O'nun, bizim âşık olduğumuz bütün sevgililerimiz O'nun, bizim sevgilimize götürdüğümüz bütün çiçekler O'nun! Çiçekler O'nun ikrâmı... Mutluluklar O'nun ihsanı... Sevgiler O'nun lütfu... Sevgililer O'nun hediyesi...
Ama ne yazık ki, insan şükürsüz, insan teşekkürsüz, insan kadir kıymet bilmez, insan sağır davranıyor. Oysa Gerçek Sevgiliyi buluverse insan asla üzülmeyecek, asla keder yüzü görmeyecek, asla efkârlanmayacak ve kâinâtın aşk ve sevgi ritmine ayak uyduracak, gerçek saadeti ve sonsuz mutluluğu yakalayacaktır! Kimdir o Gerçek Sevgili? Allah'tan başka kim olabilir? Öyle ki, Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle, her bir isminde binler ihsan defineleri bulunan, bütün sevdiklerimizi sonsuz ihsanlarıyla mutlu eden, binler iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan, bin bir isminde bütün güzellik tabakaları gizli bulunan ve Celâl sahibi bir Güzel ve Kemâl sahibi bir Sevgili olarak Kendi Yüce Zâtını bize tanıtan Allah, sonsuz derece aşk ve muhabbete lâyıktır! Bütün kâinât O'nun aşk ve muhabbetiyle mest olmuş ve kendinden geçmiştir!4 Öyleyse insan, Allah'ın hakkı olan sevgi duygusunu mahlûkâta dağıtmamalıdır. Çünkü mahlûkât fânîdir. Oysa o mahlûkâtın üzerinde birer sevgi tomurcuğu halinde gülümseyen nakışlar ve işlemeler Allah'ın bin bir isminin izlerini taşımaktadırlar. Yalnızca Rahmân ismine bir bakalım ki, Cennet bir cilvesi, ebedî saadet bir pırıltısı, dünyadaki bütün lezzetler, rızıklar, nimetler, sevgiler ve sevgililer sadece bir damlasıdır!5 Senin kendini, sevgilini ve bütün sevdiklerini yok olmaktan kurtaran ve hayat üstüne hayat bahşeden, mutluluklar üstüne mutluluklara boğan Allah'ın Rahmân ve Rahîm isimleri elbette sonsuz derece sevilmeye ve aşka lâyıktırlar.6 Öyleyse Allah'ın dışındaki bütün sevgilileri muhakkak Allah için sevmeli, Allah için olmayan sevgileri derhal terk etmeliyiz. Gerçek Sevgili bize hiç de uzak değildir! O'nu ne kadar arıyoruz? Bu gün bilmem ama; yarın ne kadar arayacağız? Hep O'nu arayacağız! Yalnız O'nu! Dualara vesile olması hasebiyle gönderilmiştir.
SELÂM ve DUA (Hasan Sami Pala)
Dipnotlar: 1- Enfâl Sûresi: 24 2- Kaf Sûresi: 16 3- Câmiü's-Sağîr, 4/1336 4- Sözler, s. 571 5- Sözler, s. 582 6- Sözler, s. 584

6 Şubat 2009 Cuma

NAMAZ AYNADIR

NAMAZ AYNADIR
Namaz; insanın, dünya Surecinde hangi hayat şeklini, tercih ettiğini gösterir. Çünkü namaz kılan bir insan, namazı ile âlemlerin Rabbi'ne teslim olduğunu anlatır. Namaz, tüm çerçevesi ile tamamen bunu ifade eder. Niyeti, kıblesi, kıyamı, rükûsu, secdesi, sözü, özü... Her ayrıntıda biat, tasdik ve itaat vardır. Teslimiyet biatı, iman tasdiki, hayat itaati gösterir. Namaz, tüm bunların özetidir. Her insanın namazı, o insanın hayatını yansıtır. Namazdan anladığı ne ise, o insanın hayat felsefesi de odur. O insanın hayat felsefesi ne ise, namazı da odur. Ama önemli bir nokta var. Mademki namaz Allah'ımızın emri, namaza bakış açımız da Allah'ımızın dediği gibi olmalıdır. Öyle gelişigüzel algılama yoluna giremeyiz. Bakınız Rabbimiz namazı nasıl algılamamız gerektiğini ayeti kerimeler de şöyle buyuruyor.
Mearic Suresi/31–35 " … Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir. Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir. Onlar namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir. İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir." Demek ki namaz kılan bir insan hayatı böyle algılaması gerekiyor. Namazı dosdoğru kıl demedeki hikmette bu olmalı… Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (as) "namaz, dinin direğidir. Kim onu ayakta tutarsa, dinini ayakta tutmuş olur. Kim onu terk ederse, dinini yıkmış olur." Diyor. Dinimizi ayakta tutmanın yolu, namaz kılmak, ama dosdoğru bir namaz kılmaktır. Mearic ve diğer Sureler üzerinde yoğunlaşarak iman ve hayat üzere bir namaz… Bazen namaz kıldıkları halde, kaybedenler de var. Çünkü onlar namazı sadece şekil olarak varsaymışlar. Nisa Suresi/142 "Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar." Bunlar, düşünceleri imana göre olmayan
insanların namazıdır. Dolayısıyla bu insanların bu havası namazlarına da aksediyor. Hayatlarındaki temel prensipleri Allah'a göre düzenlemeyen insanların namazı da nifak üzere… Başka bir ayette de şöyle buyruluyor. Tevbe Suresi/54 "onların infaklarının kabul edilmesini engelleyen şey (onların) Allah'ı ve Resulünü tanımamaları, namaza ancak isteksizce (üşene üşene) gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken (istemeye istemeye) infak etmeleridir. Hayatlarını Allah'a göre yorumlayan insanlar ise, inandıkları gibi yaşadıkları üzere namazlarını kılarlar, namazları da bunun göstergesi olur. Müminin Suresi/1–5 " müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında derin saygı içindedirler. Onlar ki, faydasız işlerden ve boş şeylerden yüz çevirirler. …"
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas) " insanların hırsızlık bakımından en kötüsü namazından çalanlardır." Diyor. Çevresindekiler "bir insan namazından nasıl hırsızlık yapar." dediler. Resulullah(sas) "Namazın rükû ve secdesini tam yapmamak suretiyle." diye cevap verir. Öncelikle rükû ve secde ne manaya geliyor. Bunu düşünmemiz gerekir. Rükû ve secde özet manasıyla Allah'ımıza eğilmek, O'nun her dediğini kabul etmek ve bu emirlere göre yaşamaya söz vermektir. Bir insan Allah'a verdiği sözünde durmuyorsa saatlerce rükû ve secdeden başını hiç kaldırmasa ne olacak? Rükû ve secdesi bir anlam taşımaz. İnsanı diğer canlılardan ayıran tek fark, iradesidir. Bir insan iradesini, Rabbinin iradesine bağlamıyorsa, o insanı Allah'a bağlayan nedir? İnsan iman ile başını eğerek, secdeye vararak Allah'a iradesini bağladığını, O'na göre düşüneceğini, yaşayacağını göstermeli... Hayatı ile de sözünün arkasında olduğunu ispatlamalı. O halde namaz kılmayanlar ne sembolik olarak, ne de pratik olarak bu kararı göstermiş olmazlar. Namaz, ilahi kararlar üzerine kurulmasının yanı sıra, şekilden de kurtarılmalı. Örneğin namazda saf saf durmak önemli... Öyle ki omuzlar birbirine değmeli… Neden? Bunun altında mümin kardeşliği ve işbirliği olmasın. Yürekler hep aynı şekilde çarparken, tek tek veya ayrı ayrı namaz kılmak niye... Ya da İslam kardeşliği suiistimal edilerek namazda omuz omuza değmenin anlamı nedir? Başka bir örnek verelim. Namazlarda ön saflarda durmak daha efdal. Neden? Kim önce gelirse o, öne geçecek. Amaç Allah'ımızın davetine en hızlı bir şekilde icabeti göstermektir. Diyelim hızla namaz pozisyonuna geçiyoruz. Allah'ımızın diğer emirlerine de hızla icabet ediyorsak, demek ki namazdaki mesajı anlamışız demektir. İkinci önemli noktada namazların şekilden kurtarılması olmalıdır. Böylece bizler namazları diriltirken, namazlar da bizleri diriltecek. Artık namazlar olumlu değişimlere lokomotif olacak. Namazlarımızın farkında olursak, namaz sırasında verdiğimiz ahitleri hatırlamış olacağız. Artık hayatın aktif öznesi olacağız. Namaz, bizi isyana sürükleyecek her türlü kötülüklerden alıkoyacak. Ve bize emanet edilen halifelik bilincine ulaşmış olacağız. Ankebut Suresi/45 " (Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor."
Ankebut Suresi/2–3 "İnsanlar, "İnandık" demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir. Namazları zinde tutabilmek için kendimizi denetlemeliyiz. Örneğin, hiç düşündünüz mü? Farz namazların yanında fazladan namaz kılmaya neden teşvik ediliyoruz. Gece veya gündüz çok çeşitli nafile namazlar var. Neden bu kadar çok rükû ve secdeye çağrılıyoruz. Bunun altında birçok hikmetlerin yanı sıra şu var sanırım. Çok secdeler, çok rükûlar ve çok kıyamlar bizi bize çağırır. Kendimize çok telkinler vererek dikkatimizi yaratılış amacımıza, ahitlerimize ve kimliğimize çekmek ister. Biliyoruz ki çok hatırlatma insanı uyanık tutar. Dikkatimizin dağılmasını engeller. O halde bizde bu fırsatları kaçırmayalım. Bilincinde olarak namazlarımızı artıralım. Ölümün bir gerçek olduğunu unutmadan, her namazımız sanki son namazımızmış gibi kılar isek de, sanırım kendimizde ruhsal hareketliliği sağlamış oluruz. İnsanların donuk namaz kılmasının en önemli sebeplerinden birisi de duruşlarını ve söylediklerinin ne manaya geldiklerini bilmemeleridir. O halde kendimize bir plan yapalım. Öncelikle Rabbimizin namaz ile ilgili buyurduğu ayetleri bir toplayalım. Bakalım Rabbimiz namaz üzerinde hangi konulara değinmiş. Bu ayetlerde ne gibi mesajlar var. İkincisi peygamberimiz nasıl namaz kılıyormuş. Onun tavsiyeleri nelerdir? Üçüncüsü namaz ile ilgili kaç kitap okuduk. O kitaplar da ne güzel çalışmalar derlenmiş. Bilincimizi uyandıracak ne güzel örneklemeler vardır, kim bilir, değil mi? Dördüncüsü lütfen Müslümanlarla bağımızı koparmayalım. Onlardan bize gelecek pozitif enerjileri kaçırmayalım. Unutmayalım, ancak inananlar, insanların günah işlemesini istemezler. Bu yüzden bize sadece iyiliği tavsiye ederler. Düşünsenize inananlardan başka kim bizim günahımızı umursuyor?




• Günde 40 rek'at namaz kılıyoruz. Bu 40 rek'atın 17'si farz, 3'ü vâcib, 20'si sünnettir.• Bir senede 14.600 rek'at namaz kılıyoruz.
• Ramazan'da 600 rek'at teravih namazı kılıyoruz.
• Toplam bir yılda 15.200 rek'at namaz kılmış oluyoruz
.• Akşam namazından sonra kılınan evvabin namazı, kuşluk vaktinde kılınan duha namazı, gece kılınan teheccüd namazı gibi nâfile namazlar 15.200 rek'at sayısı dışındadır. Namaz kılan bir mü'min bir günlük namazında neyi ne kadar zikrediyor; hiç düşündünüz mü Gelin orta lama bir rakam çıkaralım: Namaz kılan bir mü'min bir günde en az
– 40 def'a Besmele çekiyor.
– 40 def'a Fatiha sûresini okuyor.
– 80 def'a Rabb'imizin er-Rahman ismini söylüyor.
– 80 def'a er-Rahim ismini söylüyor.
– 213 def'a Allah-u Ekber diyor.
– 120 def'a Sübhane Rabb'iye'l-Azim, diyor.
– 240 def'a Sübhane Rabbiye'l-Âlâ, diyor.
– 15 def'a Sübhaneke duâsını okuyor.
– 40 def'a Semi Allahu limen hamideh diyor.
– 40 def'a Rabbena ve leke'l-hamd diyor.
– 40 def'a Âmin (Ya Rabbî! Duâlarımı kabul buyur) diyor.
– 33 def'a Zamm-ı Sûre okuyor.
– 21 def'a Ettahiyyatü'yü okuyarak Peygamberimize selâm gönderiyor.
– 21 def'a Kelime-i Şehadet'i söylüyor.
– 26 def'a omuzundaki meleklere ve yanlarındaki Müslümanlara Selâm veriyor.
– 13 def'a Allahümme ente's-Selâmü ve Minke's-Sel âmu Tebârekte ya Zelcelâli ve'l-ikrâm, diyor.
– 13 def'a Rabbenâ Âtina, duâsını okuyor.
– 13 def'a Rabbenâğfirli, duâsını okuyor.
– 15 def'a Allahümme Salli selâvatını okuyor.
– 15 def'a Allahümme bârik selavatını okuyor.
– 15 def'a Euzübillâhimineşşeytânirrâcîym diyerek şeytanın şerrinden Allah'a sığınıyor. Bu zikrettiklerimiz sâdece namazın içinde okunanlardır. Namazdan önce ve sonra okunanlar ve tesbihatlar bu rakamların dışındadır. 60 yıl yaşayıp da kulluğunun gereklerini yerine getiren bir mü'minin yaptıklarını ve söylediklerini bu kadar yıl hesabıyla hesaplayın bakalım, ne çıkacak karşınıza.
Rabbim namazı dosdoğru kılanlardan eylesin...

netten alıntıdır...

19 Ocak 2009 Pazartesi

RACHEL




RACHEL

Koca koca gökdelenler, geniş caddeler, türlü türlü eğlence yerleri, parklar, bahçeler.

Geceleri adeta dans eden rengarenk ışıklar, parıltılar.

Çeşit çeşit içecekler kolalar, pepsiler, çeşit çeşit yiyecekler , cipsler, burgerler.

Rüyalar ülkesi, insanların hayallerini süsleyen ülke, milyonların gitmek için can attığı, özgürlük ülkesi Amerika.

Gazete ve televizyonlar bize böyle anlatıyor, bizde böyle biliyor böyle tanıyoruz.

Gencecik henüz 23 yaşında hayatının baharında olan Rachel, böyle bir ülkeyi ve tüm sevdiklerini bırakıp, kuru ekmeğin, içmek için suyun bile zor bulunduğu bir ülkeye, tankların palet sesleri, top sesleri, silah seslerinin durmadığı ülkeye Filistin'e geliyor. Niçin? Yapılması gerekeni milyonlarca Müslüman'ın yapmadığı için, çocukların anne ve babasız kalmaması için, anne ve babaların çocuklarının ölmemesi için, ailelerin evsiz barksız kalmaması için, savaşın değil barışın olması için, göz yaşlarının akmaması için.

Daha doğrusu İNSANLIK için.

Bir röportajında bu çocukların evleri yıkılmış, top ve silah sesleriyle büyüyorlar, hepsinin ailesinden birkaç kişi ölmüş, acı çekiyorlar.

Bu çocuklar için elimden gelen her şeyi yapacağım, diyordu Rachel. Zalimin zulmü devam ediyordu.

İsrailli Yahudiler, yıllardır yaptıkları zulme yenisini katmak için, dozerlerini çalıştırmışlar Filistinlilerin evlerini yıkmaya gidiyorlardı.

Rachel , bu zulmü önleyebilmek için, elinde megafon, üzerinde fark edilmemesi imkansız kırmızı bir elbise, dozerin önüne geçiyor.

İsrailli Yahudi tonlarca ağırlıktaki dozeri Rachel'in üzerine sürüyor. Rachel dozer paletlerinin altında kalıyor. Bununla yetinmeyen, kalbi bu metal yığınından daha da katı olan Yahudi geri gelip genç bedenin üzerinden bir daha geçiyor.

Her gün kan karışan Filistin topraklarına Rachel'in kanıda karışıyor. "Filistinli çocuklar için elimden gelini yapacağım" dedi ve hayatını verdi.

Ruhun şad olsun, melek yüzlü gül insan.

Dilerim Allah'tan cennetin en güzel mekanlarında yerin olsun.

Renklerin, ırkların, malın mülkün değil insanlığın önemli olduğunu birde sen anlattın bizlere.

Zalimlerin, zorbaların, savaşların ve kötü insanların bolca yer aldığı gazete ve televizyon ekranlarında çok yer bulamasan da, insan olan insanların kalbinde taht kurdun.

Dünyada iyinin ve kötünün savaşı sürüyor, şu an güç Bush, Olmert gibi emperyalist ve Siyonistlerin elinde olsa da mutlaka iyi ve adil insanların eline geçecek.

Hüseyin Bayhan










Filistin davası için hayatını feda eden Amerikalı

OLYMPIA/ Amerikalı barış eylemcisi Rachel Corrie, bir Filistinlinin evini yıkmasını engellemeye çalıştığı İsrail buldozerinin altında ezilerek hayatını kaybetti.
Görgü tanıklarına göre 23 yaşındaki Corrie, Gazze kentinde Filistinli bir doktorun evini yıkmaya çalışan İsrail ordusuna ait buldozeri engellemeye çalışırken düşünce, buldozer önce genç kadının üstünden geçti, sonra geri giderek onu tamamen ezdi.
İsrail ordusu olayın bir kaza olduğunu açıklarken, ABD Dışişleri Bakanlığı tam bir soruşturma istedi.
Uluslararası Dayanışma Hareketi adlı bir uluslararası barış eylemcisi grubun üyesi olan Corrie, daha önce ülkesine gönderdiği bir elektronik posta mesajında, 14 Şubat’ta yine Filistinlilerin evini yıkmaya çalışan bir İsrail buldozerine karşı yaptıkları eylem sırasında buldozerin kendilerini nasıl zorla geriye ittiğini ve uluslararası barış eylemcilerinin içine sığındıkları evin duvarını nasıl yıktığını anlatmıştı. (a.a)


18 Ocak 2009 Pazar

AN'I YAŞAMAK


Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan.
Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde kedi, köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.Eşine 'seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli, fark etmeliyiz çok geç olmadan...
Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür.
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bu gündür !...
alıntı